6 Kitapla İnsanın İç Dünyasına Yolculuk
6 Kitapla İnsanın İç Dünyasına Yolculuk
Bazı kitaplar bizi başka hayatlarla tanıştırırken kendi hayatımıza da yeniden bakmamızı sağlar. Bir karakterin korkusunda tanıdık bir duygu bulur, bir başkasının hayalinde kendi beklentilerimizi görürüz. Hikâye bittiğinde olayların ayrıntıları silinmeye başlasa da zihnimizde bıraktığı soru kalır.
Ekim ayında bazılarını yeniden bazılarını ise sıfırdan okuma fırsatı bulduğum Satranç, İnci, Bir Delinin Hatıra Defteri, Mahur Beste, Beyaz Diş ve Monte Kristo Kontu, farklı dönemlerden ve coğrafyalardan böyle sorular getiriyor. Bu altı eseri yan yana koyduğumuzda ortak bir düşünce beliriyor: Yaşadığımız koşullar, gördüğümüz muamele ve tutunduğumuz umutlar bizi nasıl değiştiriyor?

Satranç — Stefan Zweig
Bir gemide başlayan satranç karşılaşması, zamanla bir insanın geçmişindeki ağır deneyimlerle yüzleşmesine dönüşür. Dr. B. için satranç, tecrit altında kaldığı günlerde zihnini ayakta tutmanın yoludur. Fakat ona dayanma gücü veren uğraş, giderek zihnini kuşatan bir saplantı hâline gelir. Gemideki karşılaşma, geride kaldığını düşündüğü bu dönemin izlerini yeniden ortaya çıkarır.
Zweig’ın etkisi, okuru karakterinin zihnine yaklaştırabilmesinde. Dışarıdan bakıldığında yalnızca bir oyun görürüz; içeride ise korkular, anılar ve kontrolü kaybetme endişesi vardır. Her hamle, tahtanın üzerindeki taşlardan daha fazlasını hareket ettirir.
Satranç, bir insanın davranışını anlamak için görünen anın çok ötesine bakmamız gerektiğini düşündürüyor. Bazen küçük görünen bir karşılaşma, yıllardır taşınan bir yükü harekete geçirebilir. Bizi ayakta tutan bir uğraşın, hayatımızın tamamını kapladığında nasıl yorucu bir mücadeleye dönüşebileceğini de gösteriyor.
İnci — John Steinbeck
İnci, yoksul bir inci avcısı olan Kino’nun, çocuğunu iyileştirmek için bulduğu büyük bir inci ile değişen hayatını konu alan, alegorik bir romandır. İnci, insanın açgözlülüğünün, hırsının ve toplumun yozlaşmış yapısının insan hayatını nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.
Kino, çocuğunu akrep sokması sonucu hastalanınca, onu iyileştirmek için denize dalar ve eşi benzeri görülmemiş büyüklükte bir inci bulur. Bu inci, Kino’nun ve ailesinin hayatını değiştirecek, onlara zenginlik ve refah getirecektir.
Kino’nun bulduğu büyük inci, başlangıçta ailesi için daha iyi bir hayat demektir. Çocuğunun eğitim alabilmesi, yoksulluğun dar çemberinden çıkabilmek ve geleceğe güvenle bakabilmek… Bunlar anlaşılır, insanca hayallerdir. Ancak incinin değeri büyüdükçe çevresindeki insanların hesapları da değişir. Umut, korku ve sahip olma arzusu birbirine karışır. İyi şeylere vesile olması beklenen inci, Kino’nun ve ailesinin başına bir dizi felaket getirir.
İnci’yi yalnızca açgözlülük üzerinden okumak, hikâyenin toplumsal tarafını eksik bırakır. Steinbeck, yoksul bir ailenin umutlarının nasıl başkalarının çıkarlarıyla kuşatıldığını da gösterir. Kino’nun elindeki fırsat, onu koruyacak adil bir düzen olmadığında yeni tehlikeler doğurur. Ve “Daha iyi bir yaşam ararken, korumak istediğimiz hayatı hangi noktada tehlikeye atmaya başlarız?” sorusu öne çıkar.
Kısacık bir hikâyenin ardından zenginliğin anlamını, güven duygusunu ve “yeterli” dediğimiz şeyin sınırlarını düşünürüz. Bazen sahip olmak istediğimiz şeyin değeri büyüdükçe, elimizdekilerin değerini görmek zorlaşır.
Not: Kitap bitince içimde hissettiğim sızının tarifi yok.
Bir Delinin Hatıra Defteri — Nikolay Gogol
Gogol, sıradan bir memur olan Poprişçin’in günlükleri üzerinden, değersizlik duygusuyla örülen bir dünyaya götürür bizi. Makamların ve unvanların insan ilişkilerini belirlediği bu dünyada karakterin görülme ve önemsenme isteği giderek büyür. Gerçeklikle kurduğu bağ zayıflarken günlüklerinin dili ve zaman algısı da değişir.
Anlatının yer yer gülümseten tuhaflığı, ilerledikçe yerini huzursuzluğa bırakır. Çünkü satırların arkasında aşağılanan, yalnızlaşan ve kendisine bir yer arayan bir insan vardır. Onun kendisini büyük ve önemli biri olarak görme arzusu, hayatında hissettiği önemsizliğin yanında daha da çarpıcı hâle gelir.
Bu eseri düşündürücü kılan, karakterin yaşadığı çözülüşle birlikte onu çevreleyen düzeni de sorgulatması. İnsanların değerini görevleri, gelirleri ve toplumsal konumları üzerinden ölçtüğümüzde, geride nasıl yaralar bırakıyoruz?
Gogol’ün anlattığı dünya uzak bir döneme ait olsa da kabul görme, saygı duyulma ve ciddiye alınma ihtiyacı bugün de tanıdık.
Not: Kitap bitince “bunu ancak bir deli yazabilirdi” dediğimi itiraf ediyorum.
Mahur Beste — Ahmet Hamdi Tanpınar
Mahur Beste, Tanpınar’ın tamamlanmamışlık temalı ilk romanıdır.
Tanpınar, Behçet Bey’den başlayarak aile ilişkilerine, geçmişin kırgınlıklarına ve değişen bir toplumun insanlarına uzanıyor. Hatıralar ve musiki, karakterlerin hayatlarına eşlik ederken kişisel hikâyeler daha geniş bir kültürel değişimin içinde anlam kazanıyor.
Bu eserde acele etmeden ilerlemek gerekiyor. Bir insanın dünyasını anlamak için onun ailesine, yetiştiği çevreye, söyleyemediklerine ve geçmişten taşıdıklarına kulak veriyoruz. Hikâye genişledikçe hiçbir hayatın yalnızca kendi sınırları içinde açıklanamayacağını hissediyoruz.
Tanpınar’ın karakterleri, yaşadıkları kadar yaşayamadıklarıyla da şekilleniyor. Beklentiler, kırgınlıklar ve yarım kalan ilişkiler, hayatlarının sessiz ama etkili parçaları hâline geliyor.
Mahur Beste, geçmişin bugündeki varlığını düşündürüyor. Üzerinden yıllar geçen bir kırgınlık, bir aile alışkanlığı ya da bir kayıp, fark etmeden seçimlerimize eşlik edebilir. Zaman ilerlerken bazı duygular aynı yerde beklemeyi sürdürür.
Not: Osmanlı toplumunun çözülüş yıllarının krizlerini, katmanlı arka planlarla birbirine bağlayan, birden çok karakteri detaylıca anlatan bu eserin bazı bölümleri sıkıcı gelebilir.
Beyaz Diş — Jack London
Doğanın sert koşullarında başlayan Beyaz Diş, hayatta kalmayı öğrenen bir canlının insanlarla karşılaşmasıyla yeni bir yön kazanır. Açlık, korku ve şiddet onun davranışlarını şekillendirir. Kendini korumak için geliştirdiği saldırganlık, yaşadığı dünyanın içinde anlaşılır hâle gelir.
Romanın en dokunaklı yanı, güvenin yavaş yavaş kurulmasıdır. Şefkatle karşılaşmak, geçmişte öğrenilen korkuları bir anda ortadan kaldırmaz. Güvenmek için zamana, tutarlılığa ve tekrar tekrar zarar görmediğini deneyimlemeye ihtiyaç vardır.
Jack London bu dönüşümü anlatırken okurun bakışını da değiştirir. Sert davranışların ardındaki deneyimleri düşünmeye başlarız. Bir canlının nasıl olduğu kadar, nasıl o hâle geldiği de önem kazanır.
Beyaz Diş, gördüğümüz muamelenin dünyayla kurduğumuz ilişki üzerindeki etkisini güçlü biçimde hissettiriyor. Sürekli korunmak zorunda kalan bir canlının, sonunda kendisini güvende hissedebilmesi romanın en umut verici tarafı.
Not: Bir hayvanın gözünden olaylara bakmak oldukça değişik bir deneyimdi.
Monte Kristo Kontu — Alexandre Dumas
Edmond Dantès, önünde umut dolu bir gelecek varken ihanete uğrar ve işlemediği bir suç yüzünden yıllarca hapsedilir. Özgürlüğüyle birlikte sevdiği insanları ve hayata duyduğu güveni de kaybeder. Hapishanede tanıştığı Abbé Faria, bilgisi ve dostluğuyla onun hayatında yeni bir kapı açar. Yıllar sonra Monte Kristo Kontu kimliğiyle geri döndüğünde, artık kendisine haksızlık yapanlarla hesaplaşabilecek güce sahiptir.
Dumas, sürükleyici bir maceranın içinde adalet, intikam ve vicdan arasındaki sınırları sorgulatır. Dantès’in uğradığı haksızlık, okurun onun hesaplaşma arzusunu anlamasını sağlar. Ancak planları başkalarının hayatlarını da etkilemeye başladığında, bu anlayışın yanına zor sorular eklenir: Acı çekmiş olmak, başkalarının kaderini belirleme hakkı verir mi? İntikam, kaybedilen yılların yerini doldurabilir mi?
Monte Kristo Kontu, insanın geçmişiyle hesaplaşırken geleceğini de o geçmişe bağlayabileceğini gösterir. Roman boyunca beklemek ve umut etmek kadar, ne zaman vazgeçmek gerektiği de önem kazanır. Özgürlüğün anlamı, hapishaneden çıktıktan sonra yeniden sorgulanır.
Not: Bu kitapla ilgili en büyük hissim, suçsuz yere cezalandırılan insanların yaşadıklarının yarattığı derin üzüntü oldu.
Özet
Ekim ayının bu altı kitabı, insanı anlamanın sabır istediğini hatırlatıyor.
Dr. B.’nin geçmişini, Kino’nun umutlarını, Poprişçin’in incinmişliğini, Behçet Bey’in dünyasını, Beyaz Diş’in korkularını ve Edmond Dantès’in hesaplaşmasını tanıdıkça ilk yargılarımızın yetersizliğini görüyoruz.
Bu karakterlerin her biri, yaşadıklarının izini taşıyor. Kimisi zihnine sığınıyor, kimisi bir hayale tutunuyor, kimisi geçmişinden kurtulmaya çalışırken ona daha sıkı bağlanıyor. Güven, şefkat ve umut ise değişimin hâlâ mümkün olduğunu hissettiriyor.
Belki de bu okumaların geride bıraktığı en değerli alışkanlık şu: Bir davranışla karşılaştığımızda hüküm vermeden önce, o davranışa uzanan hikâyeyi merak etmek.
Eylül ayı kitapları için buraya göz atabilirsiniz.
Sevgilerimle,
